Kategori: “Köşe Yazıları” Category

Ülkemizdeki Eğitim Nasıl Daha Kaliteli Bir Hale Getirilebilir?

Ülkemizdeki eğitim sistemine baktığımızda gözümüze pek çok aksaklık çarpıyor olabilir ve ya eğitim öğretim yanlışlarından dolayı kalitenin giderek düştüğünü düşünüyor olabiliriz. Ancak bu durumun sürekli aynı döngüde devam etmesi bizler için olumlu sonuçlardan ziyade kötü sonuçlar doğuracaktır. Bu nedenle ülke içerisinde yaşayan her vatandaş olarak elimizi taşın altına koymak gerekir. Eğitim sistemi ne kadar kötü olursa olsun ne kadar kalitede düşüş yaşanırsa yaşansın bunun asıl nedeni farklı farklı sorunların bir araya gelerek büyümesinde aranmalıdır. Mesela bir öğrenci için devlet ve gittiği eğitim kurumu elinden geleni yapsa da öğrencilerin ailede alacağı eğitim her şeyin üzerindedir.

Eğitimde ailenin önemi her türlü eğitimin üstündedir. Çünkü bir öğrenci eğitim almaya geldiğinde aslında kendi ailesini almış olduğu terbiyeyi yansıtır. Aile içinde ders çalışma durumuna dikkat edilmeyen öğrenci normal olarak eğitim seviyesini ve kalitesini de düşür. Bunu küçük bir örnekle açıklamak gerekirse, sadece sınavlara yönelik olarak ailesi tarafından dershane ile desteklenen bir öğrenci ailesinin para ile ve bir yerlere göndererek kendisinden bir başarı beklediğini düşünür. Bu durumda sürekli olarak okulundaki ve derslerindeki anlatılanları dinlemez. Öğretmenlerde çoğu zaman öğrencilerin yaşına hitap etmeyen ir tavır ve davranış içerisinde olduğunda ve dersler dinlenmez ve eğitim kalitesi düşer.

Ülkemizdeki eğitim daha kaliteli bir hale getirilmek istiyorsa öncelikle aileden gelen bir eğitim bilinci verilmelidir. Öğretmenler hakkında sadece sınavlarda soru cevaplamakla değil gerçekten bu işi yapabilecek donanıma sahip hitap yeteneği güçlü kişiler seçilmelidir. Eğitim kalitesi için hazırlanan öğrenci kitaplarında yer alan bazı ibareler ise yetişkinlerin dahi anlamayacağı düzeyde değil daha anlaşılır olduğunda eğitim kalitesi artacaktır. Eskiden beri eğitim ve öğretime yönlendirilmek istenen çocuklar oldukça zorlu işlere gönderilir ve okulun kıymetini anlaması sağlanırdı. Şimdilerde de bu şekilde bir uygulama yapılıp öğrenciler paraya ve rahatlığa boğulmadan hayatın gerçek yüzünü görerek işe başlanmalıdır. Eğitim kalitesinde eğitimli aile değil eğitim bilinci yüksek olan aileler ve çocukları daha başarılıdır. Bu yüzden her ailedeki eğitim bilinci ülkemizi de etkileyecektir.

Toplum Olarak Niçin Kitap Okumuyoruz?

İnsanın zihinsel ve kişisel gelişimini sağlayan, düşünce yapısını hayal dünyasını geliştiren, sözcük dağarcığını arttıran ve bilgi ve birikim kazandıran etkenlerden biri de okumaktır. Türk toplumu olarak çağdaşlaşarak dünya üzerinde iyi bir yer edinmek istiyorsak okumalı, düşünmeli, bunlara bağlı olarak tartışmalı sorgulamalı ve eleştirerek bilim üretmek zorundayız.

Toplumun bilinçlenmesi için okumak şarttır. Gelişen teknoloji, sosyal aktivitelerin çok olması ve günlük yaşantımızın yoğun geçmesinden dolayı kitap okumaya zaman ayırmayı unutmuş duruma geldik. Oysa kitap en iyi arkadaştır sözünü ne çabuk unuttuk.

Ülkemize nazaran gelişmiş toplumlarda kitap okuyan sayısının fazla olmasının nedenleri toplumun içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal şartlarda oldukça etkilidir. Çünkü ekonomik olarak hayat şartları oldukça iyi olan toplumlarda insanların kendilerine daha fazla zaman ayırdığını ve dolayısıyla kitap okuma alışkanlığının çok daha fazla olduğunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz.

Teknoloji hızını kaybetmeden her gün yeni bir ürünle gelişimine devam ediyor. Kitap okuyarak zaman geçirmek yerine insanlar bilgisayar ve telefonlarla meşgul olmayı tercih ediyorlar. Toplum olarak futbol, basketbol, hentbol ve yüzme gibi spor faaliyetlerine daha fazla ilgi göstererek gittikçe okumaz hale geldik.

Birçok anne babanın şikâyet ettiği konulardan biri de çocuklarının kitap okumamasıdır. İlerde okuyan bir toplum olmak için çocuklarımıza okuma alışkanlığını kazandırmamız gerekiyor. Bunu başarmak için onları ezbercilikten ve hazırcılıktan uzaklaştırarak okumaya teşvik edici faaliyetler bulunmalıyız. Sıkılmadan okumaları için kitap seçimini yaparken çocuklarımızın ilgi alanlarını, meraklarını ve heyecanlarını göz önünde bulundurmalıyız.

Aradıkları bütün bilgileri internet ortamında kolayca bulmaları onları hazırcılığa teşvik ediyor. Mümkün olduğu kadar televizyon izlemekten ve internetten uzak tutmamız lazım. Aile bireyleri günde 5 saat tv izlemek yerine ya da 3 saat bilgisayar başında oturmak yerine günde en az 1 saat kitap okumayı tercih ederek okuma alışkanlığı kazanmalıdır. Her gün tekrarlanan bu faaliyet ile kendimize ve çocuklarımıza okuma alışkanlığı kazandırmış oluruz. Dikkat ederek uygulayacağımız okuma saatinden, zamanla daha çok zevk alacak, okudukça gelişecek ve bu bizim için artık bir ihtiyaç haline gelecektir.

Işid Niçin Durdurulamıyor ?

Işid’in Suriye ve Irak üzerinde ki ilerleyişi nedendir bilinmez; ama bir türlü durdurulamıyor. 2014 yılının Ağustos ayından beri Kabone, Işid olayları ile uğraşıyor ancak sonuç yine olumlu olmuyor. Hatta her geçen gün Işid’e katılanlar artıyor insanlar sürekli ölüyor.

Bunlara rağmen Dışişleri Bakan’ı İdris Nassan ise hala umutlu konuşuyor. Eğer uluslararası toplumlardan Kobane için yardım gelirse bir haftaya kalmaz bu sorunlar tamamen hallolur diyor. Çünkü yardımla birlikte YPG ve YPJ güçlerinin daha fazla güç kazanacağını söylüyor. Sözlerine Türkiye’yi katarak devam etti. Türkiye’den Işid’e karşı birlik olmayı talep ettiğini ancak cevap alamadığını bildirdi. Sonuç olarak Işid terorist bir grup olarak adlandırılıyor ve başa çıkma sırasında yardım edilmiyor. Yarın bir gün bizim ülkemizin başına da aynısı gelse bizim içinde uğraşacak kimse olmayabilir. Işid’in durdurulamıyor olmasının sebebi ise bana göre kimsenin durması için yardımda bulunmamasıdır. Çünkü Kobane için ne bir ağır silah yardımı yapılıyor nede başka bir destek veriliyor. Kısacası Kobane bana göre kendi kaderine mahkum edildi ve çıkarsa kendi mücadeleleriyle çıkacaklardır.

Bu sözlerimi doğrular nitelikte bir örnek vermek gerekirse ekim ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Kobane düştü düşecek demişti’ fakat 2015 Ocak oldu ama Kobane düşmedi. Bu soruyu Ayn El Arab ‘a sordu ve cevap benim için daha da kötüydü. Biz mühimmat silah göndermesek Kobane 2 gün içerisinde düşerdi; ama biz yardım sağlıyoruz dedi. Hatta gönderilen yardımlarında Kobane’ye çok az bir kısmının ulaştığını söyleyerek istesek daha iyisini yaparız gibi bir anlam yüklemekten çekinmedi.

Durmak bilmeyen Işid zaten şuan Türkiye’ye komşu sayılır. Suriye’yi ele geçiren Işid ilerlemeye ve katliam yapmaya devam ediyor. sınırlarının Türkiye’de de bulunan Dicle ve Fırat’ın da büyük bir çoğunluğunu ele geçirmiş durumdadır.

Yani toparlayacak olursak Işid Ortadoğu’nun  en önemli su kaynaklarının haritasını çıkarmış ve ele geçirmektedir. Suriye ve Irakta bulunan en güçlü silahlara sahip olan Işid’in amacı şeriata dayalı bir devlet kurmaktır. Bu devleti de Suriye ve Irak’ta kurmak istiyorlar. 2004 yılında kurulan bu örgüt eğer durdurulmazsa tehlikeyi gittikçe artırarak yollarına devam edeceklerdir.

Ailenizi Yok Etmeyin!

Çok rastlar oldum haberlerde cinnet geçirip ailesini öldüren insanlara. Nasıl bir şeydir cinnet geçirmek, ailesinin canına kast edecek noktaya gelmek? Ruhsal olarak çöküntüye uğrayan ve değerlerini kaybetmeye başlayan bir topluma dönüşür olduk. Daha fazla sinirlenip bu sinire hâkim olamayan bireyler yetişir oldu.

Canilikte son nokta kişinin ailesinin hayatına son vermesi. Bir şeyler de eksiklik var. Bir şeyleri noksan yapıyoruz. Değil aile bir insanın canına gasp etmek kabul edilecek bir şey değil. Yıllarca bize bakıp bizi büyüten ailelerimizi neden yok etmek isteriz?

Geçenlerde gördüm yine bir gazetede ailesine tuzak hazırlayıp bütün aileyi tüfekle öldüren genç bir adam. Psikolojik olarak sorunları ve borcu olduğu için ailesinden istediği parayı ailesi temin etmediğinden tüm aileyi öldürmüş. Sebep ne olursa olsun bir insanın canını almak Yaradan’a aittir. Birde pişman olmadığını söylüyor bu genç. Henüz yaptığının farkına varamadığı için mi pişman değil bilinmez. Kendi kendine kaldığında ben ne yaptım diyor mudur?

Anne baba ve kardeşlerin canını alanların dışında bir de kendi ailesini yok edenler var. Kendi çocuğunu öldürenler. Acı ve gerçek bunlar. Ülkemizde sıkça rastlıyoruz bu tip vakalara. Ailesinin canına gasp eden ve aklı başına geldiğinde kendisini de öldüren insanlar da var.

Aile bu hayatta bulunmayacak en değerli varlık. Aileye sahip çıkmak varken onları yok edip hayatta tek kalmak insanın kendine vereceği en büyük cezalardan biri bana göre. Nasıl yok edilebilir ki bir aile? Ne düşünülerek hesap yapılabilir bunun üstüne?

Ülkemde gelinen son nokta ailesini yok etmeye başlayan bireylerin yetişmesi. Bunun aslında yetişme ile de bir bağı yok ama kişinin ruh sağlığındaki bozukluk kişiyi bu hale getiriyor. Ailemizin olması için ikinci bir şansımız yok. Bu şans bize verilmişken bu şansa canilik yaparak hayatımızı karartmamalıyız.

Kendim düşünemiyorum ailemin olmadığını… Onca zorluğumda yanımda olan ailem ne olursam olayım yine beni yalnız bırakmayacağını biliyorum. Hayatta yalnız kalmamak için ailelerinize sahip çıkın onların hayatlarını bitirerek kendinize ömür boyu yakanıza yapışacak vicdan azabı vermeyin.

Neden Kendi İlacımızı Üretmiyoruz

Gelişen bir Türkiye ile beraber bir takım aksaklıklarımızda oluyor. Bazı gıdalarda hala dışa bağımlı olduğumuz gibi ilaç sektöründe de dışa bağımlılığımız mevcut. Sağlık Bakanlığı’nın bu konu ile yaptığı her türlü araştırma ve çaba boşa zaman kaybı. Dışarıdan temin edilen ilaçların içeriğinde kanserojen hammaddelerin olduğu dile getirilse de hala bu alım devam ediyor. Birçok hastanın sağlığına kavuşmak için kullandığı ilaçların hastalık tetikleyici olabildiği uzmanlar tarafından dile getiriliyor. Hal böyle olunca her şeye yetebilecek kapasitedeki ülkemizde kendi ilacını kendi üreterek vatandaşın sağlığını tehdit altına atmamış olacaktır. Ayrıca sağlığın tehlikeye atılması dışında maddi olarak yüksek değerlerde olan ilaçların üretimi daha kolay temin edilerek hastanın ilacın gelmesini beklemek zorunda bırakmayacaktır.

Ülkemizde bulunan koşullar ve ekonomiden kaynaklı problemler yüzünden hala ilacımızı üretemiyoruz. Yeni bir iş kolu haline de gelebilecek ilaç üretimi ülkemizde alınan radikal kararlardan biri olabilir. Dışarıdan alınan ilaçların ülke ekonomisine zarar verdiğini yılsonunda alınan bilançolardan tespit etmemizde zor değil. Özellikle antibiyotik ve kanser ilaçlarının fiyatları çok yüksek olmasından dolayı bu tip ilaçların ülkemizde üretimine başlanılabilir.

Geçtiğimiz yıllarda Sağlık Bakanlığı bu ilaç üretimi hakkında açıklamalarda bulunmuştu fakat henüz bu konuya ilişkin kanun çıkmadığından eli kolu bağlı hala ilacını dışardan alan bir ülkemiz var. İlaç ve tıbbi cihaz bakımından dışa bağımlı olmamızın ülke ekonomisine ve kalkınmasına hiçbir fayda sağlayamadığını düşünüyorum. Maddi olarak yüksek olan bu ilaçlar temin edilemediği için birçok hastanın tedavisi yapılamıyor.

Birkaç gündür araştırmasını yaptığım ilaç üretimi hakkında bilgilerde de 2015 yılı başında ilaç üretimine başlanılacağı ve öncelikle SGK’nın karşıladığı antibiyotik, kan, diyabet ve kanser ilaçlarında yerel üretim yapılacağına dair çeşitli haberler de mevcut olduğunu gördüm. Fakat bu konu ile ilgili kamuoyuna yapılan kesin bir açıklama yok. İlaç sektöründe bulunan bu açık, ülkemiz açısından ciddi sıkıntı teşkil etmektedir. Bunun çözümünde ise hem dışa bağımlılık hem de ekonomideki açık ortadan kalkabilir. Milyar dolarlık ilaç açığını kapatarak ülke ekonomisinde daha fazla kalkınmaya ve ülke prestiji açısından olumlu sonuçların elde edilmesi sağlanabilir.

Annelik Bir Kariyer Midir ?

Aslında bu konuya nereden başlayacağımı bende bilmiyorum. Annelik bence dünyanın en güzel kariyeridir. Çünkü bir bebeğin bakımı, büyümesi, huyları,kariyeri birazda aileye bağlıdır. Ve bu konuda bir çocuğu en iyi yetiştirecek kişi annedir. Anne eğer çocuğu ile ilgiliyse ve onun isteklerine, davranışlarına nasıl yön vereceğini biliyorsa o anne en güzel annedir. Tabi anne olmak zor ve zahmetli bir iştir buna kimsenin aksi bir görüş iddia edeceğini sanmıyorum. 9 ay karnında taşıdıktan sonra onu besleyip büyüten ve her ihtiyacına koşan annedir. Boşuna dememişler ‘cennet anaların ayakları altındadır’ diye.

Tabi bir anne olmak için illa bir çocuğu doğurmak gerekmiyor. Bu duyguyu sağlık problemlerinden dolayı yaşayamayan insanlar da var. Fakat bu hiçbir zaman bir çocuğunun olmaması sorununu taşımıyor. Evlat edinebilir, taşıyıcı annelerden alabilir ve bunun gibi birçok çözümle bir bebek sahibi olabilir. Buda o kişinin annelik duygularını tatmasına vesile olacaktır.

Fakat şöyle bir düşüncemde var. Sadece kariyer yapmak annelikle olacak bir şey değildir. Zamanımızda çoğu insan geçim sıkıntısı yaşamaktadır. Mutlaka kadınların okuyup bir meslek edinmesi gerekmektedir. Yoksa para sıkıntısı çekerek iyi ve sağlıklı bir ortamda çocuk büyütülemez. İyi bir ebeveyn olmak için ilk olarak doğacak bir bebeğe güzel bir gelecek hazırlamak gerekir. Bir çocuk büyüdükçe masrafları da aynı oranda büyücektir. Ta ki kendi ayakları üzerinde durana kadar. Bunun içinde bir anne sadece annelik duygusuyla kariyer yapamaz. Bunun için ilk önce mesleğinde kariyer yapması gerekir. Yada bir mesleği yoksa dahi bir şekilde çocuk sahibi olmaya uygun bir ortamının olması gerekir. Mesela kocası zengindir, ailesinden ona miras kalmıştır gibi…

Yani diyeceğim o ki annelik dünyanın en güzel kariyeri olmasına rağmen her bireyin yeterli bir gelire sahip olduktan sonra bebeği için kendini hazırlaması gerekir. Eğer koşullar uygun değilse ne o çocuk mutlu olacaktır nede anne annelik duygusunu doya doya yaşayacaktır. Bizim ülkemizde de insanların gelir seviyesi olması gerekenden düşük olduğu için her söylenen annelik kariyeri lafına inanmamak gerekir. Bu konuda ülkemizde engin tecrübelerini konuşturacak biri varsa oda zorluk çeken analardır. Bu kişilerden başka kimseye söz düşmemeli aslında.

Alternatif Tıbba Daha Çok Önem Verilmeli !

Son yılların popüler tedavi yöntemlerinden biri olan alternatif tıp yani doğal tedavi yöntemi biraz daha fazla önemsenmeli bana göre. Çünkü doğanın bize verdiği nimetlerden sonuna kadar faydalanmasını bilmeliyiz. Doğanın bize sunduğu en eşsiz güzelliklerinden biri de kendimizi doğal yöntemlerle tedavi edebilmemiz.

Genellikle cilt bakımı ve saç bakımı kürlerinde doğal ürünleri seçmeme rağmen evde kendimde çeşitli rahatsızlıklarıma bir şeyler yapabiliyorum. Mesela öksürmeye başladığımda bal ve zencefil karıştırıp tükettiğimde inanılmaz derecede iyi geliyor. Bunun dışında sağlık açısından her gün televizyon ve yazılı basında çeşitli bitki kürleri reçeteleri veriliyor. Bunları da deneme yanılma yöntemiyle uyguluyorum.

Ben her ne kadar doğadan faydalanmaya çalışsam da çevremde tabi ki buna karşı gelenlerde var. Doğa hangi bitkinin neye iyi geleceğini şekliyle zaten bizlere sunuyor. Örneğin yıllarca konuşuldu ceviz beyine iyi geliyor diye. Bunda haklılık payı var çünkü ceviz görüntü olarak bir insan beynine benziyor. Doğal olarak da beyin hücrelerine ve yapısına iyi geldiği savunuluyor. Ya da sarımsak mesela daha çok saça iyi geldiği söylenir. Taze sarımsağı düşündüğümüzde gerçekten saplarının saçı andırdığı görürüz. Tamamen doğanın bizlere işareti.

Kimyasal kozmetik ürünlerinin yerine doğada bulunan şifalı bitkiler kullanılabilir. Alerjiye sebep olan birçok temizlik malzemesi yerine yine kendimizin yapacağı bitkisel deterjanlar yapılabilir. Herhangi bir rahatsızlıkta tedaviye ek olarak bitkilerinde tedavi edici özelliği tercih edilebilir. Aslında alternatif tıbbın insanlara sunduğu birçok yarar sağlayan olanakları var.

Alternatif tıp öyle hafife alınacak bir alan değil. Sonuçta her şeyin kaynağı doğa ve bunu iyi değerlenmeli insanoğlu. Doğanın bize sunduğu her türlü nimete sahip çıkmalıyız. Biraz daha doğal yaşamaya önem vermeliyiz.

Son zamanlarda ülkemizde alternatif tıp ile ilgilenen uzman sayısı arttı. Doğal yöntemleri tercih etmemizi özellikle belirten uzmanlar doğanın her şeye cevap verdiğini ve etkilerinin olduğunu söylüyorlar. Nitekim de kendim bizzat bunları deneyerek bu fırsatlardan faydalanıyorum. Alternatif tıbba daha fazla önem vererek doğal bir yaşam tarzı edinebiliriz. Sonuçta kullandığımız ya da tükettiğimiz her şey yine doğadan elde ediliyor.

Neden İsrafçı Bir Toplum Olduk?

İsraf aslında bizim gibi değerlerine düşkün ve inancı gereği fazladan ve yok yere nimetleri harcamayı ölç almış bir toplum değildir. Ancak son zamanlarda yapılanlara bakılırsa israfçı bir toplum olmaya başladığımızda gözlerden kaçmayacak kadar kendini belli etmeye başlamaktadır. İsraf deyince akla sadece yiyeceklerin ve ya suyun elektriğin israf geliyor olabilir. Ancak dikkat edilirse bizim toplumumuzda sadece ekmek su değil zaman ve imkan israfı da hat safhaya çıkmış durumda. Yani biz ekmeği ve ya suyu ve ya elektriği çok fazla imkanımız olduğu için israf ediyoruz.

Elimizde az miktarda olan bir ürünü israf etek şöyle dursun kullanmaya bile kıyamazken bizlerin yaptığı fazlaca nimet içinde hiç sonu gelemeyecek gibi düşünmemizden kaynaklanıyor.

İmkanlarımız genişledi, paramız arttı, hepimiz çalışan insanlar olduk ve artık istediğimizi harcamalıyız. Çünkü çalışıyoruz, çalışma nedenimiz ise daha iyi bir hayat. Bu nasıl olacak diye düşünmeden çalışıp tüketiyoruz ancak tükettiğimiz her nimetin aslında israf edildiğinde bizleri ne kadar zor bir durumda bırakacağını bilmiyoruz. İsraf etmek bizlere nimetlerin daha da zor bulunan daha çok çalışmamıza neden olan bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Bu nasıl mı oluyor? Mesela en basiti evlerimizde israf ettiğimiz bir dilim ekmek çöpe gidiyor. Sizin yemediğiniz bu ekmek için çiftçiler çok çalışıyorlar, emekleri çöpe gidiyor. Ekmekten kalanı çöpe atıp her gün yeniden ekmek almak zorun kalıyorsunuz ve bir ekmek için cebinizden para gidiyor.

Cebinizden her gün giden paralar aslında çöpe attığınız ekmeklerden dolayı oluyor. Sonra siz daha çok çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Çalıştıkça daha çok daha çok. Aslında farkında olmadan hayatı ıskalıyorsunuz. Çalışmaktan dolayı çocuğunuzla sevdiklerinizle vakit geçiremiyorsunuz. Siz zorlandıkça devlet zorlanıyor.

Devlet sizin yaptığınız her israf sonrası yavaşlıyor. Çünkü ekmek için üretim fiyatları artıyor. Devlet çiftçiye destek oluyor ama okul yaptıramıyor ve ya hastane yapılmıyor ya da çocuklarınız için yeni bir park alanı inşa edemiyor. Bütün bu olumsuz durumlar aslında israftan kaynaklanıyor. Biz ettiğimizi buluyoruz, israf edip mağdur yaşıyoruz. Mağdur olan olmamak için israf etmeyelim.

Ülke Gençliği Neden Ülke Gündeminden Bihaber Yaşıyor?

Bugün ülkemizin en gelişmiş yerlerinden olan üniversitelerden birine gitsek ve orada bulunan öğrencilere bu ülke nereye gidiyor? Ne yapmamız lazım ki bu ülke yükselsin, gelişsin desek, cevaplar neler olurdu? Bunun cevabı çok hazır, gençler çok basit konularda dahi konuşmaktan çekinirken umursamaz oldukları ülke gündemi hakkında da konuşmayacaklardır. Gençlerin bu kadar umursamaz ve gündemden kopuk olmasının çeşitli nedenleri var hiç kuşkusuz.

Ancak biz özgür ve düşünen bir nesil isterken neslimiz üşünmeyen dar kalıplar içerisine girmiş, dünyayı telefon ve bilgisayardan ibaret sayan bir zihniyette yetişiyorlar. Gençlerin bu umursamazlığının nedeni ise çok açık ve net bir şekilde görülebiliyor. Gençler ülke gündemini düşünemeyecek kadar kendi dertleri ile kendi dünyalarında kaybolmuş durumdalar.

Dert deyince geçim derdi ve ya okuma derdi olarak düşünmemek lazım. Gençler kendilerine seçtikleri dünyada en küçük sorunu dahi büyütüp asıl büyük olan ülke gündemini takip etmiyorlar. Hangisine sorarsanız sorun gönül işlerinden ve yeni çıkan kıyafet modellerinden ve ya telefonlardan dışarı çıkamamış bir gençlik var karşımızda. Bunu engellemek mümkün değil ama değiştirmek mümkün.

Okumayan gençlerin daha çok okumasını sağlamak için gençlerin dilinden konuşmak yeterli olacak diye düşünüyorum. Çünkü gençler umursamaz dünyalarının dışına çıkamıyorlar. Umursamaz dünyadan çıkamayan bu gençliğe ancak bizler yaptığımız çalışmalarla yardımcı olabiliriz. Sosyal medyanın kullanımına bakarsak her geçen gün katsayısı artıyor ve biz buna engel olamıyoruz. Sosyal medyayı en güzel şekilde kullanan ülke gündemi için basın yayın organlarımızın gençleri sarıp sarmalaması gerekiyor.

Gençler nasıl umursamazlıktan kurtarılır diyorsak bir tv programında herkesin telefonundan okuyacağı bir haberi paylaşması isteğinde bulunmak mantıklı olacaktır. Bir ünlü sadece kıyafet ve ya tatil reklamı yerine okuyan ve tartışan biri olarak gündeme geldiğinde gençlerde o kişiyi örnek alacaktır. Kendini sevdiren toplum liderleri ile gençler daha çok gündemden haberler okuyacaktır. Gencin dünyasına girmek için teknoloji, sevgi ve örnek şahsiyetler yeterli olacaktır. Düşünen ve konuşan bir gençlik için gençlerden anlayan bir ülke olmak zorunludur. Genç size gelmiyorsa siz gence gideceksiniz mantığı ile uygulanan her sistem başarıyı hak eder.

Yukar k